Gezdim Gördüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezdim Gördüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2014 Perşembe

1 Mayısta Kıbrıs Gezisi

1 Mayısın perşembeye denk gelmesini fırsat bilerek, Cumayı da izin alıp 4 günlüğüne bir Kıbrıs turu yaptık  Güneş'le. Biletlerimizi maximilesdan aldım :) Biraz puanım birikmişti. Geri kalan parayı da henüz almadılar:) Bir yıl içerisinde biriktirdiğim puanlarımdan alacaklar. Puanlarım yetmezse de bir yılın sonunda hiç faizsiz sadece kalan parayı ödeyecekmişim :) Çok süper oldu. Uçak biletine henüz hiç para vermedik :) Kıbrıs'a pasaportla gitmedik. Sadece nüfus cüzdanı yeterli.
Ankara da bol bol yağmur yağmasına rağmen, Kıbrıs'da hava gayet sıcaktı. Hep kısa kollu dolaştık. Ancak ben akşamları üşüyüp üzerime ince bir şeyler aldım.
Otel rezervasyonumuzu yaklaşık 3 ay öncesinden Göral turdan yaptık. Havaalanı-otel transferimizi de gene bu turdan aldık. En ucuzunun bu olduğunu duymuştum. Tur görevlisinin Kıbrıs'ın en güzel denizine sahip demesi üzerine Accapulco'dan yaptık otel rezervasyonumuzu. Kıbrıs'ın diğer yerlerinde deniz nasıl bilemem ama (taşlık olduğunu söylemişlerdi) bu otelin denizi hakikatten de fena değildi. Denizin dibi kumdu. Ama biz denize çok giremedik. Çünkü deniz hala soğuktu. Yani 1 mayısta denize girersiniz diyene kanıp deniz hevesiyle gitmeyin Kıbrıs'a çünkü pek girilmiyor :) Biz ayaklarımızı soktuk; bir kere de bir cesaret giriverdik 5 dakika.
Bunun dışında otelin güzel bir havuzu vardı. Ama maalesef havuzun suyu da oldukça soğuktu. Havuza da pek giremedik. Yani anlayacağınız pek deniz, güneş, kum tatili olmadı. Ama baya bi gezmeli tozmalı, dinlenmeli bir tatil oldu.
Accapulco otelden bahsedecek olursam. Oteli maalesef beğenmedim. Temizlik fena değildi. Biz otel odasında kaldık. Villa odalarının kalınmayacak kadar eski olduğunu duydum ama. Otelin güzel bir kumsalı, çok hoş bir manzarası ve çok büyük bir havuzu vardı. Yalnız ultra her şey dahil gittiğim bu otelin aslında ultra hiç bir şey dahil değil olduğunu fark ettim :) Üç öğün yemek ve yemeklerinizde aldığınız içecekler haricinde aklınıza gelebilecek her şeyde ağızları parayla açılıyor. Üstelik yemekleri de beş yıldızlı otele göre çok vasat. Ana yemek sayısı çok az. İnsanların karnını makarna ve patates kızartmasıyla doldurmaya çalışıyorlar. Üstelik bir önceki öğünde bitmeyen yemeği ertesi öğünde tekrar çıkartıyorlar bence. Akşam yemeğinde gördüğünüz mercimek köfte ertesi öğlen de bildiğiniz önünüzde. Üstelik yemek almak da çok işgence. Otel kalabalıktı ancak tam da dolu değildi. Buna rağmen yemeklere ulaşmak için baya zorlandık :) Bunun dışında odaya hiç bir içecek yada yemek götüremezsiniz. Her yerde bu yazıyor. Ultra her şey dahil bir otelde böyle bir yazı yazmaya gerek olmaz normalde. Çünkü her şey her yerde bedavadır. Odanızdaki su ve mini bardaki her şey paralı. Odanızdaki kasayı kullanmak istiyorsanız günlük para istiyorlar. İnternet paralı. Üstelik saati 5 TL gibi uçuk bir fiyatı var. Girne'ye shuttle var; paralı. Aralarda içmek isteyeceğiniz her şey para para para...Hayatımda bu kadar para göz otel görmedim. Ama otelin umduğum gibi çıkamaması tatilimin kötü geçmesine sebep olmadı. Baya bir gezdik tozduk.
Otele giriş yaptığımız perşembe günü uyuduk; havuza gittik; şezlonga uzandık;sahilde yürüyüş yaptık. Kısacası dinlendik baya bir.
İkinci gün kahvaltıdan sonra Girne shuttleına bindik. Girne'ye gittik. Girne kalesine doğru yürüyüş yaptık. Kaleyi gezdik. Girne limanını gezdik. Girne kalesinde Kıbrıs evi diye şirin bir restoranın incecik balkonunda dinlenip Girne'nin güzel manzarasını izledik.
Girne kalesine doğru yürürken
Girne kalesinden bir manzara
 Bu da Girne kalesinin iyice tepelerinden bir manzara. Denizin temizliği taa o yüksekten bile nasıl belli :)
Kale merdivenlerini çıkar çıkmaz sizi ilk karşılayan şirin restoran Kıbrıs evi...
 Kıbrıs Evi'nin ince balkon manzarası :)
 Bize ikram ettikleri kereviz sapı turşusu. Hiç yememiştim. Ama tadı fena değil. Hoşuma gitti benim.
Sonra Girne'den sık sık kalkan Lefkoşa dolmuşuna bindik. Yaklaşık 20 dakika sonra Lefkoşa'ya ulaştık. Dolmuşçuya biz turistiz nerede inelim diye sorunca bizi tarihi bir caddenin başında indirdi.
Şimdi internetten araştırınca dolmuşçunun bizi Atatürk Caddesi başında indirdiğini keşfettim :)
Yürüye yürüye yol boyu gittik. Yolun üzerinde Mevlevi Tekke Müzesini gezdik. Daha sonra şirin ve tarihi bir çarşıya ulaştık. Gitmeden araştırmıştım; Kıbrıs'dan ne alınır diye. Valiz ve fincan alınır diye bulmuştum. Hakikatten valizler çok ucuzdu. Kendime 100 TL ye çakma bir Louis Vitton aldım:) Ama hiç çakma olduğu anlaşılmıyor :) Geri dönüşte hava alanında bir adamı eğilip üzerindeki etiketi okumaya çalışırken yakaladım :) Ne kadara aldığımı merak etmiş. Ben de söyledim çakma diye. Adam vay be aynısı dedi :)
Sonra çarşı birden tel örgülerle kesildi :) Geri taraf Rum kesimiymiş. Çok garip geldi bana. Bilmiyordum; baya bir şaşırdım. Ama burası çarşıydı; yürüyorduk biz diye kaldım :) Rum kesiminden bizim tarafa herkes elini kolunu sallaya sallaya geçiyor ama biz geçemedik rum kesimine ne yazık ki. Sonra çarşının ilerisindeki tarihi pazarı ve tarihi camiyi gezdik. Selimiye camii kiliseden daha sonra camiye çevrilmiş; çok büyük bir camii. Sonra da dolmuşla Girne'ye geri döndük.
Lefkoşa tarihi Atatürk caddesi
Mevlevi Tekke Müzesi ve semazen olmaya özenen kocam :)
 Tarihi çarşı...
 Lefkoşa'da şoka girdiğim an :) Kıbrıs Rum Kesimine geçiş
Kiliseden camiye çevrilmiş Selimiye Camii
 Bu caminin içi. Kilise resimleri kireçle kapatılmış.
 Burası tarihi belediye çarşısı. İçeride bir çok hediyelik eşya dükkanı var. Buradan değil ama hemen caminin biraz üstündeki bir dükkandan fincanlarımı da aldım :) Bone china ve hand made diyor ama bakalım :)

Ertesi gün gene otelde kaldık ve güzelce dinlendik. Bu sefer daha çok yüzdük. Tüm gün havuz başında takıldık. Gece atari, tavla falan oynadık. Uzun bir aradan sonra tavlada sonunda Güneş'i yenmeyi başardım :)
Son gün erkenden kalkıp bavullarımızı otel emanetine bıraktık ve kahvaltıdan sonra gene Girne'ye gittik. Bu sefer dolmuşla Gazi Mağusa' ya geçtik. Girne'den Mağusa'ya saatte bir dolmuş kalkıyor. Gazi Mağusa tarihi bir yer; orada kalenin yanında inip surların içerisini gezdik de açıkçası çok ıssız, sıcak ve sıkıcıydı. Buraya geldiğimize biraz pişman olup hemen iki saat içinde Girne'ye geri döndük.
 Gazi Mağusa surlar içine girmeden hemen önce
 Gazi Mağusa surlar içinde yıkık bir kilise
 Gene surlar içinde Gazi Mağusa Canbulat Müzesi
Girne'de bir taksiyle anlaşıp 15 tl ye Bellapais manastırına çıktık. Tarihi kiliseyi gezdik; hemen kilisenin yanındaki muhteşem manzaralı restoranda muhteşem bir yemek yedik. Bence burası Kıbrıs'ın en güzel yeriydi. Kıbrıs'a giderseniz burayı mutlaka görün derim. Çok enteresan bir şekilde Güneş'in Kıbrıs'da okuyan kuzeni Can'la ve kız arkadaşıyla orada karşılaştık:) Anlaşsak bu kadar iyi zamanlama olamazdı herhalde :) Onlarla da biraz muhabbet ettikten sonra sağ olsunlar bizi otele bıraktılar :) Biz de havaalanı transfer otobüsümüze binip havaalanına ortadanda bir tatili daha bitirmenin üzüntüsü ve yeni tatil heyecanlarıyla evimize geri döndük :)
Bellapais'de Yemek yediğimiz restorandan Girne manzarası
Restoranın iç mekanı
 Bellapais kilisesi
Ben bu sefer çok araştırarak gitmedim nereler gezilir diye. Hep oradaki insanlara sorduk. Araba da kiralamadık. Belki bazı yerleri atlamış; gezememiş olabiliriz. Bir dahaki sefere artık. Bu arada Kıbrıs'ın %70 ini gezdirdiğini iddia eden günübirlik turlar da var. Bizim otelimizde bize söylemişlerdi mesela. Ama biz zaten Girne ve Lefkoşa'yı kendi imkanlarımızla biraz gezmiş olduğumuzdan tura katılmadık. Şimdi önümüzde bir de 19 Mayıs tatili var :) Herkese iyi eğlenceler :)

20 Şubat 2014 Perşembe

Beypazarı

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul'dan misafirlerim vardı bizde. Üniversiteden arkadaşlarım Evrim, Elif ve Evrimin eşi Barış. Güzel ve eğlenceli bir hafta sonu geçirdik beraberce. Ama insan bilemiyor İstanbul gibi bir yerden gelmiş misafirler Ankara'da üstelik de kışın nereye götürülür. Son zamanlarda havalar iyi gibi olduğundan neyse demiştim en azından havalar güzel; Ankara'nın alışveriş merkezlerine kalmadık gezmek için diye düşünmüştüm ki Cumartesi sağnak yağmur yağdı Ankara'ya...Biz de ne yapalım ne yapalım diye düşündük sonra Güneş Beypazarı'nın hava durumuna baktı. Orası yağışlı görünmüyordu. Kızlar da çok isteyince hadi dedik bir şansımızı deneyelim...
Gerçekten de yağmur yoktu Beypazarı' nda. Ama biraz geç gidince pek de gezemedik.
Önce bir İnözü vadisine uğradık. Ama kış olduğu için pek de tadı yoktu. Normalde güzelce bir vadi. Daha önce gitmiştim. Aslında Beypazarı'na sabahtan gidip işte burada güzel bir kahvaltı yapmak lazım. Biz şöyle bir bakınıp çıktık ama.
Sonra Beypazarı sokaklarını turladık. Yöresel ürünler satın aldık. Herkes bir şeyler ikram etmeye çalışıyor sokaklarda. Nereye bakacağımızı ne yiyeceğimizi şaşırdık.
Şimdi Beypazarı'na gidip de güveç yemeden dönemezdik. Beypazarı'nın benim bildiğim en güzel yemek yenecek yeri Taş Mektep'dir. Taş Mektep'de Beypazarı tarhanasının, yayık ayranının, sarmasının, güvecinin, mumbarının (sucuk köftesi gibi bir şey) ve 80 kat ev baklavasının tadına baktık. Hepsi çok güzeldi. Taş Mektep'in sitesinden aldığım fotoğraflarla yediğim yemekler arasında görünüş olarak bir fark olmadığını söyleyebilirim :)



Oradan yaşayan müze'ye geçtik. Çünkü diğer müzeler kapanmıştı; oraları gezemedik. Burası özel bir müze olduğu için açık kalmış o saate kadar. Müzede bizimle çok güzel ilgilendiler. Çünkü bizden başka kimse yoktu. Güneş karagöz hacivat bile oynattı. Güzel vakit geçirdik. Sonra da Ankara'ya geri döndük. Zaman kısıtından ve saatten dolayı hıdırlık tepesine ve diğer müzelere maalesef gidemedik. Biz gene gideriz Güneş'le ama kızlar görseydi hiç fena olmazdı ama...
Aslında sadece Beypazarı'ndan bahsedecektim. Ama gerisini de anlatayım. Kendimi durduramadım :) Akşam Evrim'in doğum gününü kutlamak için ODTU Mezunları Derneği Vişnelik'e gittik. Biz oraya bu sene üye olduk. İmkanlarından faydalanmaya çalışıyoruz. Spor salonuna gidiyoruz. Ben plates,zumba yada latin aerobik derslerine katılmaya çalışıyorum vakit buldukça. Her perşembe, cuma, cumartesi ve pazar gecesi de bildiğim kadarıyla canlı müzik var. Biz de canlı müzik dinlemeye gittik. Çok güzeldi. Tavsiye ediyorum. Dışarıdan giriş mümkün ancak üyelere indirimli.
Pazar günü de hava çok güzeldi şansımıza. O günde Eymir gölüne gittik. Güzel bir hafta sonuydu :)
Buda sakin bir pazardan sakin bir Eymir gölü manzarası...

23 Aralık 2013 Pazartesi

Sürmeli Otel & Divan İstanbul City

Geçen hafta iş nedeniyle gene İstanbul'daydım. Ama genellikle mesaiyle geçen İstanbul, havanında soğuk olmasından dolayı ve çalıştığımız yerin insan kalabalığından yürünmeyen, gökdelen ve köprülerden gökyüzü görünmeyen, egzoz dumanından nefes alınmayan Mecidiyeköy'de olmasıyla nedense tiksinti verdi bu sefer...Bir daha kendime iyi ki çalışmak için bu şehri seçmemişim diye Aferin dedim :) Kim ne derse desin ben Ankara'yı seviyorum. Ankara'nın bu düzenini, büyük bir şehir olmasına rağmen çok trafiğe girmediğim için eve erken gelip evimde yemek yapabilmeyi, büyük şehir olması nedeniyle sunabildiği bir çok aktiviteyi, evime gelip sonra tiyatroya sinemaya yetişebilip izlemeyi, kışını, karını seviyorum Ankara'nın. İzmir bile dağınık, bakımsız görünüyor gözüme tüm güzelliğine rağmen :) Neyse sevdiğim yerde yaşamak güzel öyle değil mi? Ne anlatıyordum gene nerelere saptım gittim :)
Konumuza gelecek olursam geçen hafta işimize yakın olsun diye gene MecidiyeKöy'de bir otel ayarladık. Divan İstanbul City... Tam o kara kışa soğuğa denk geldi uçuşumuz. Tüm uçaklar iptal oldu, ertelendi ama bizimki tam zamanında uçuverdi. Otelimize de kolayca geldik. Hiç trafik yoktu. Tam otele erkenden ulaşabilmemizin ve yollarda hiç rezil olmadan gelebilmemizin verdiği mutlulukla arkadaşım "Hiç aksilik çıkmadı ne güzel. İşlerimizde böyle olur inşallah" demesiyle otel görevlisinden "Efendim size vereceğimiz odaların bulunduğu katı su bastı. Sizi bu akşam başka bir otelde ağırlayalım. Yarın başka katta boşalan odalarımız var. Size onları verelim" demesi bir oldu diyebilirim :) Bizi bir geceliğine hemen arka taraftaki Sürmeli Otel'de ağırladılar. Beş yıldızlı olan Sürmeli Otel Ankara Sıhıye'de kine göre yaklaşık 20 kat daha süperdi diyebilirim :) Her ne kadar eşyaları biraz demode kalsa da (ki bu umurumda bile değil :) ) yeni restore ettikleri için otel hem çok temiz hem de güzel görünüyordu. Odayla ilgili hiç bir sorun yaşamadım ve bu bir gecelik konaklamamı deliksiz bir uykuyla geçirerek ertesi gün Divan Otele geçtim. Sürmeli Otel'i iş için Mecidiyeköy'de kalmak zorunda kalanlara öneririm. Dedeman'a vereceğiniz paranın kim bilir kaç katı azını verirsiniz bilemem ama Dedeman'dan 100 kat daha iyi bir yerde kalacağınız garanti.
İnşallah bu Divan otelde burası gibidir diye korkarak bu otelden ayrıldık. Divan oteldeki odamın kapısını açtığımda modern ama çok şirin bir odayla karşılaştım :) Su basmasından dolayı otel müdüründen gelen bir not ve çok süper bir meyve tabağı ve lokumlu özür de cabası :) Meyve tabağı gerçekten güzeldi. İtiraf ediyorum hiç tadına bakmadığım altın çilek bile vardı.Ne diyelim sağ olsunlar sayelerinde bir yemiş olduk :) Bir de hayatımda ilk defa gördüğüm bir meyve vardı. Mandalina desen mandalina değil garip bir şey. Sonra arkadaşlarıma sordum meğer onun ismi Kamkat' mış. Kabuğuyla yeniyormuş. Böyle değişik bir şey :) Güneş'e anlattım, o da görmemiş, merak etti. Ankara'da Real'e falan baktım ama bulamadım. Bulsam bir yerlerden kocacıma da alacağım :) Var mı gören Ankara'da Kamkat?
Aynı zamanda Divan otelin çok güzel de bir kahvaltısı var. Temiz bir otel. Bu oteli Sürmeli'den daha fazla tavsiye ederim:) İstanbul'da tek iyi şey, pazar gününü saymassam (arkadaşlarımla geçirdim) bu kibar ve saygılı insanların çalıştığı bu oteldi. Tek bir sorunu var o da klimalarından sürekli su sesi gelmesi. Onu da hallederlerse tam süper bir yer olacak bence :)

İstanbul Cankurtaran Öğretmenevi

Aslında bu biraz gecikmiş bir yazı oldu. Taa 8-9 Kasım hafta sonuna ait kendileri :) Bu aralar işlerim yoğunca o yüzden pek yazamadım ne yazık ki:)
Biz de bir arkadaşın tavsiyesiyle denedik Cankurtaran Öğretmenevi'ni :) Güneş'in işi çıkınca cuma günü, hafta sonu İstanbul'u biraz gezelim istedik. İstanbul'a çok gittim. Ama tarihi yerlerini o kadar az gezdim ki... Bu sefer dedim Güneş'e tarihi yerlerini gezelim azıcık da. O yüzden kalmak için burayı seçtik. Deniz kenarında, temizlik ve insanın ihtiyaç duyduğu her şeyin yeterince olduğu bir yer Cankurtaran Öğretmenevi. Eminönünde...Tam da tarihin göbeğinde :) Üstelik bir geceliği de sadece kişi başı 55 TL. Ama eğer öğretmenseniz veya öğretmen yakınıysanız 40 TL. Kamu çalışanları içinde indirimliydi galiba. Deniz kenarında her şeyin yeteri miktarda olduğu güzel bir kahvaltıda bonusu :)
Biz Sabiha Gökçen havaalanında indik İstanbul'a. Havaalanından Karaköy otobüsüne oradan da Eminönü vapuruna bindik. Sonra da taksiye binerek "Cankurtaran Öğretmen Evi'ne çek! :) " dedim. Bana iyi bir taksici denk geldi. Ama sonradan öğrendik ki oradaki taksiciler normal vatandaşı sağa sola götürmek istemiyor! Hemen bir bahaneleri mevcut. Çünkü hepsi turist avına çıkmış... Yaklaşık 6 TL falan tuttu taksi. Eğer çok eşyanız yoksa yürüyerek yada tramvayla Sultan Ahmet'e kadar geçip sonra gene yürüyerek de gidebilirsiniz.
Tek sorunu yer bulmak :) Sitesinde hangi zaman aralığı için ne zaman yer ayırtmanız gerektiği yazıyor. O zamanda sabahın erken saatlerinde aramak gerekiyor. İnanmazsınız biz gideceğimiz hafta sonu için rezervasyonu taa Tayland'dan yaptırdık :)
Ama değdi. Çünkü neredeyse Topkapı Sarayı'na yürüme mesafesi 5 dakika. Sonra ver elini Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Yere batan sarnıcı, Gülhane Parkı, Arkeoloji Müzesi, Mısır çarşısı ve Kapalı Çarşı... Bunların hepsini hiç bir vasıtaya binmeden yürüyerek gezdik. Çok harika bir geziydi. Kendime mısır çarşısından el işi kaseler aldım :) Baharatlar, değişik çaylar aldım. Ama biraz pahalıca idi :) Bu arada İstanbul Arkeoloji müzesini gezmelisiniz mutlaka...Gördüğüm çoğu şeye gerçekten inanamadım :)
 İşte Ayasofya...
Sultan Ahmet Camii
Yere batan sarnıcı...Buraya büyülendim adeta...
 İlk yazılı Kadeş Antlaşmasının İstanbul Arkeoloji Müzesinde olduğunu bilenler parmak kaldırsın :) Ben görünce bir müddet ağzımı kapatamadım da :)
Mısır Çarşısı ve aldığım çaylardan biri: Yasemin çiçeği...Sıcak suya atınca açıveriyor yapraklarını ama ben tadını pek sevmedim :)
 Kapalı Çarşı...Elimde mikrofon olsa sanki Altın piyasasını anlatacağım size gibi durmuşum :)
Galata kulesi (Foto ben çekmemişim :( Unutmuşum yada Güneş'in kiyle çekmişiz hatırlamıyorum. Alıntı yani :))
Sonra gene hiç trafiğe girmeden tramvay ve füniküler Taksim'e geçtik. Minik bir Gezi parkı gezisinden sonra, İstiklal Caddesi'ni yürüdük boydan boya...Taa Galata kulesi'ne kadar gittik. Bir kahve molasının ardından kulenin tepesine bile çıktık. Manzara çok güzeldi ama çok kalabalıktı. Sonra otobüsle Ortaköy'e geçtik. Birer kumpir ve waffle dan sonra maalesef gitme vaktimiz geldi :) Ama gerçekten çok güzel ve verimli bir hafta sonu geçirmiş olduk :)
İstanbul'u gezmek isteyen ama nerede kalacağını ve nasıl gezeceğini bilmeyenlere burayı çok şiddetle öneririm. Bu arada öğretmenevinin bir emanet odası da mevcut. Çıkacağımız gün eşyalarımızı oraya bırakıp İstanbul'u elimizi kolumuzu sallaya sallaya gezdik :) Sonra eşyaları alıp geldiğimiz şekilde havaalanına geri gittik :)

15 Kasım 2013 Cuma

Bangkok _ 1

Döndüm ama hala sizlere tatil maceralarımı anlatamadım :) Aslında nereden başlasam nasıl anlatsam nasıl gruplasam bir türlü bilemedim :) O nedenle başlayamadım bir türlü. İşler de yoğun olunca üstüne tuz biber oldu. Maceralarım bir yazıya sığmaz galiba... Yazabildiğim kadar yavaş yavaş :) İşte siz idare ediverin beni.
Tatilde Tayland'a gittik. İlk beş gün Bangkok'da 9 günde cennet gibi bir yer olan Phuket'de geçirdik tatilimizi. Yani ilk kısmı kültür, ikinci kısmı kum-deniz-güneş üçlüsü oldu. Daha önce oraya giden arkadaşlarımın fotoğraflarını görmüş, çok etkilenmiştim. Hiç gideceğimi düşünmemiştim. Ama kısmet işte...
Aslında tatilimizi Yıldız'ın yanına Amerika'ya giderek geçirecektik ama Yıldız'ın staj gibi durumları olunca erteledik bizde onu başka bir bahara...
Tayland biletlerimizi 5 - 6 ay öncesinden Qatar Airways'den aldık. En ucuz uçak biletini alabilmek için Hipmunk sitesini kullandık. Bence de gerçekten çok ucuza gittik. Ankara-Bangkok, Phuket-Ankara biletimizi iki kişi gidiş dönüş 3000 TL ye aldık. Arada kalan Bangkok-Phuket uçuşu için de gene iki kişi toplamda 82 dolara aldım Air Asia'dan . Air Asia uzak doğuda çok kullanılan ve oldukça da ucuz olan bir havayolu şirketi. Daha önce hiç görmediğim ve bana ilginç gelen durumlardan birisi de hosteslerin kot pantolon giymiş olmasıydı:) Hepsinin üzerlerinde kırmızı tişört altlarında ise kot pantolon vardı :) Qatar Airways'den bahsedecek olursam aslında Qatar Airways başlı başına bir post konusu. Qatar Airways' in nasıl bir havayolu şirketi olduğundan ayrı bir postta bahsedeyim ben en iyisi. Uçuşumuz Doha aktarmalıydı. Giderken Ankara-Doha-Bangkok, dönerken ise Phuket-Doha-Ankara güzergahından geldik. Doha havaalanı şu ana kadar gördüğüm en çok çeşitli milletten insanın olduğu havaalanıydı. Gerçekten batının doğuya, doğunun ise batıya açıldığı bir kapı gibiydi. Ancak Duty Free sinin oldukça pahalı olduğunu söylemek isterim. Gene en ucuz Duty Free, Ankara'nınkiydi.
Bu arada daha önce İstanbul'da Atatürk Havaalanında , bu sefer ise Esenboğa Havaalanında gittiğim iş bankası lounge 'yi uzun havaalanı bekleyişleriniz için gerçekten öneririm. Ben iş bankası kredi kartına sahip olduğum için yanlış hatırlamıyorsam 1 yada 5 TL ye, Güneş'in ise olmadığı için 15 TL ye girdiğimizi hatırlıyorum. Hem rahat koltuklar var, hem dinlendirici ve sessiz, hemde istediğinizi sınırsız yiyip için konsepti var:)
Gelelim tatilimize :) Ama zaten şimdikten baya uzun bir post olmuş. Anlatabildiğim kadar anlatayım. Sonra devamı başka postlara :)
Bangkok'a akşam saatlerinde vardık. Gitmeden internetten baya araştırma yapıp. Nereye nasıl giderim en kolay ve en ucuz iyice öğrenmiştim. Öğrendiklerimi sizinle de paylaşacağım. Çünkü ben bu bilgileri sağdan soldan toplarken çok zorlandım. Siz benim yazılarımda hepsini bir arada bulun isterim :)
Bangkok'da toplu ulaşım oldukça iyi. Şehrin bir çok yerine metro ve sky train le gidebiliyorsun. Bir de şehrin ortasından Chao Phraya Nehri geçiyor ve şehrin bir çok yerine dallanmış kanallar var. Buralardan da ulaşım rahatlıkla sağlanabiliyor. Bir de tuktuk ve taksiciler var. Ama biz bunlardan mümkün olduğunca kaçmaya çalıştık. Çünkü pazarlık yapmaktan sıkıldık, kendimizi güvende hissedemedik ve derdimizi anlatana kadar canımız çıktı. Çünkü hiç ingilizce bilmiyorlar. Kendimizi güvende hissedemedik deyince yanlış anlamayın. Başımıza kötü bir şey gelmedi yada bize bir şey yapmaya çalışan falan olmadı ancak, hiç bilmediğin bir yerde ne yaptığını ne düşündüğünü ne konuştuğunu bile anlamadığın bir adamın arabasında gitmek rahatsız edici.
Bangkok'da iki havaalanı var. Biz Suvarnabhumi havaalanına indik. Bangkok'da sıcak ve nefes alması güç bir gece bizi karşıladı. Gene daha önce yaptığım araştırmalardan Bangkok'da hem ulaşım hem de nezih ve güzel otellerin olduğu bölgenin Riverside bölgesi olduğunu öğrenmiştim. O nedenle otelimizi Riverside'dan seçtik. Chao Phraya Nehri 'nin kıyısında müthiş bir şehir ve nehir manzarasına sahip harika bir otel olan Chatrium Otel Riverside Bankok'da kaldık.
Bu resim Chatrium'dan görünen şehir manzarası
Bu resimde otelin kendisi
Chatrium otelle ilgili de ayrı bir post yazacağım. Ancak özet geçecek olursam tek kelimeyle mükemmel olduğunu söylemek isterim. 5 gecelik fiyatı iki kişi 850 TL verdik. Ama hiç bir şey dahil değil bu fiyata.
Suvarnabhumi havaalanından otelimize ulaşımı ise şu şekilde yaptık. Çok yoğun bir trafiğe sahip olan Bangkok'da bunun süre olarak en kısa ve en ucuz ulaşım şekli olduğuna emin olabilirsiniz:

Suvarnabhumi Havaalanı -Riverside (Saphan Taksin):
Havaalanından Express hatla Phaya Thai istasyonuna gittik. 
Phaye Thai den sky traine aktarma yaptık ve Siam istasyonuna gittik.
Siam'da inip hemen karşı hattaki gök trenine binerek Saphan Taksin'e gittik.
Saphan Taksin  Chao Phraya Nehri üzerinde bir durak. Bizim otelimizin buraya her yarım saatte bir bot seferleri vardı. Ordan bot servisine binip otelimize ulaştık.

Otel'e valizlerimizi koyup otelimize yürüme mesafesinde Asiatique RiverFront akşam pazarına yemek yemek üzere gittik. Bu alış veriş merkezi akşam 5'te açılıyor ve Saphan Taksin'den de ücretsiz bot servisi var. Fena bir yer değil. Yakınındaysanız uğramanızı tavsiye ederim. Bir çok yemek ve alışveriş seçeneği var ve kocaman bir dönme dolap var. Dönme dolaba binerek şehrin harika manzarasını izleyebilirsiniz.
Ancak bu yemek bolluğunun içerisinde biz hiç bir şey yiyemeden geri döndük maalesef. Çünkü hava çok bunaltıcı ve yemekler çok baharatlı olduğu için havada ağır bir koku oluşmasına sebep oluyordu ve şehir çok kalabalık olduğu için şehirde genel olarak çok hafif bir lahım kokusu var gibi geldi bana. Gerçi pek emin olamadık sonradan baharat mı kokuyor lahımmı diye :) Etrafı gezip birkaç tezgaha falan bakınıp aç aç otele döndük. Otelimiz tertemiz orada yeriz serin serin diye. Sonrada her akşam neredeyse hep otelde yedik. Buda bize akşam yemeklerinin yaklaşık 60-70 tl ye mal olmasına sebep oldu. Gerçi süper lüks ve izlediğiniz manzaraya göre o para az bile ama biz Tayland'ın çok ucuz olduğuna odaklamışız kendimizi. Çok ucuza yiycez, gezcez sandık ama pek de öyle olmadı...

Bunda tabiki her gidenin Tayland çok ucuz demesinin büyük bir payı var. Ancak o sanırım eskidenmiş. Bundan üç dört sene önce  1 TL = 30 baht(Taylan para birimi) imiş. Ancak şimdi 1 TL sadece 15 baht. Ancak zaten her şey en az 100 baht. Bizim 1 milyoncularda satılan dandik şeyler e bile 100 baht diyorlar. O yüzden bana açıkçası çok da ucuz gelmedi. Ama tabiki pahalı değil. Ama çok ucuz da değil :)

Otelimizde ben tavuklu noodle istedim. Güneş'de bir et yemeği ve sebzeli noodle aldı. Et yemeği gerçekten süperdi. Ancak ben Tayland noodle'ını sevmedim. Ama Güneş sevdi. Tavuklarını seçip gerisini Güneş'e postaladım. Çünkü Noodle şeffaf, hafif yassı ve ağızda da sümüksü bir yapışkanlık hissi verdi bana :) Sizi iğrendirdim ama :) Sonra Güneş sevdiği için gene yedi ben Sümük yiycem diye :) Buda işin geyik kısmı. Sonrada çıkıp 28. kattaki süper manzaralı odamızda yattık uyuduk. Sabah erken kalkmak ve şehri keşfetmeye çıkmak gerekti :) Bu yazı çok uzun oldu. Sıkılmadan sonuna geldiniz mi bilmem ama benim işler beni bekler :) Bu günlük bu kadar olsun. Başladım ya tatili anlatmaya herhalde gerisini çabuk anlatabilirim. Herkese iyi hafta sonları diliyorum :)

6 Eylül 2013 Cuma

Küçük Bir Karadeniz Kaçamağı - 3

Tatilimizin bu son gününü de Sinop'da gezemediğimiz yerlere giderek değerlendirmeye çalıştık. Otelimizden ayrılınca ilk hedefimiz Tarihi Sinop Ceza Evi idi. Hayatımda ilk kez bir cezaevinin içerisin girdim. İnşallah bu ömrüm boyunca gezme amacı dışına da çıkmaz. Gezmek için gitmek bile insanın ruhunu bunaltıp, daraltıyor. Her bölümünde burada ne acılar çekildi, burada neler yaşandı diye düşünüyor insan. Duvarlarında eskiye ait izler görmeye çalışıyor. Ama maalesef Sinop Ceza Evi'ne her gelen duvarına bir şeyler yazmış ve bilinçsizce eski izleri yok etmiş.
Tarihî Sinop Kapalı Cezaevi, 1999 yılında kapatılarak müzeye çevrilmiş ve tarihi eskilere dayanan bu yapı, şiirlere, şarkılara konu olmuş.
Vikipedi'den edindiğim bilgilere göre: Üç yanı deniz olan ve tarihi kale duvarlarının içerisinde yer alan cezaevine ev sahipliği yapan kale yaklaşık 4000 yıl önce bölgenin hakimi Gaskalılar tarafından yapılmış. Grek, Pontus, Roma, Bizans,Selçuklu ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişler. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına dayanıyormuş. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindandan şöyle bahsetmiş;
"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."
Hatta bu yazı bir zindanın girişinde de yazıyor. Zindanın içerisinde Einstein'ın da sözleri yazılı. İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi ise 1887 yılında olmuş. O dönem Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam eklemiş. 1939 yılında da çocuk hapishanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmış.
Biliyoruz ki Sabahattin Ali burada yatarken "Başın öne eğilmesin. Aldırma gönül aldırma" şiirini yazmıştır. Allah kimsecikleri düşürmesin diyor ve sırada ki durağımızı zevkle anlatmaya devam ediyorum.
 
 




Biliyoruz ki Diyojen medeniyeti reddetmiş ve medeniyet içerisinde medeniyetten uzak bir şekilde yaşamaya çalışmış bir antik çağ filozofudur. Kendisi  mutluluğa ancak erdemle ulaşılacağını, ve bu erdemin de dünyevi hazları yadsımakla mümkün olabileceğini (mülkiyet, aile, din v.b. değer ve yargıları reddederek) savunmuştur. Rivayete göre kendisi hayatını bir fıçının içerisinde sürdürmüştür.
Büyük İskender, Diyojen’i ziyaret etmiş ve bir dileği olup olmadığını sormuştur. O ise bu soruya “Gölge etme başka ihsan istemem.” yanıtını vermiştir. Daha sonra ünlü imparator Büyük İskender olmasaydım 'Diyojen' olmak isterdim demiştir. Diyojen Sinop' lu olduğu için de kendisinin bu paragrafta anlattığım tüm özelliklerini ortaya koyan bir heykeli var Sinop'ta.
Daha sonra karnımızın acıktığını fark ettik. Orada gördüğüm bir fırından sinop simidi ve lokul aldım. Simit bildiğimiz simitlere göre baya ince ve sütlü gibiydi. Ispanaklısını seçtiğim lokul ise dışarıdan alıp da annemin el açması ıspanaklı böreğiyle kıyaslayabildiğim tek börekti. Gerçekten çok güzeldi. Keşke biraz daha alıp Ankara'ya getirseydim de buzluğa koysaydık diye düşündüm. Mutlaka denemenizi tavsiye ederim.

Sinop' a geldiğimizden beri bize ilk defa yüzünü cömertçe gösteren sevgili güneşi de fırsat bilerek Karakum'a gittik. Orada girişi 1 tl. olan bir halk plajında denize girdik. Aynı zamanda duş ve giyinme kabinleri de olması bizi tuzlu tuzlu dolaşmayacağımız için sevindirdi. Deniz çok soğuk değildi ve dalgasızdı. Ancak taşlı ve çok yosunluydu. Ben öyle denize girmekten çok huylandığım için kıyıda azıcık çimdim :) Güneş biraz yüzdü. Ama oda taş ve yosundan dolayı pek mutlu olmadı...Kumsalda biraz oturup, duşumuzu alıp Sinop'u bir de tepeden tam görelim diye Karakum Şahin tepesine çıktık. Muhteşem manzarayı biraz izleyip, yolumuz uzun diyerek Sinop'dan ayrıldık. Aşağıdaki resimde Şahin Tepesin'den gördüğümüz manzara. Resmin çekildiği taraf Anadolu tarafı :) Gördüğümüz kısım da Sinop'un denize uzanan burun tarafı. Sinop merkez tam o ince boğazın olduğu yer. Bizim otelimiz de oradaydı.
Ankara'ya dönerken Ayancık ve İnebolu'ya uğramayı planlamıştık. Ancak Ayancık'a uğradığımıza biraz pişman olduk. Yolu doğa olarak harika ancak oldukça dar ve virajlıydı. Ayancık çok güzel bir ilçeydi ancak o kadar virajlı yol gelip de burada ne yapacağımızı bilemedik. Şöyle bir deniz kenarına baktık. Birde 15 dakika falan turladık. Burası da Ayancık'da hoşuma giden tek yer :)
Buraya niye geldik ya diye düşünerek ve saatin artık 17:30 falan olmasından dolayı İnebolu'ya uğramamaya karar verdik. Ama Ayancık yerine İnebolu'ya gitseydik keşke diye düşündüm. İnebolu'yu göremedik diye üzüldüm. Çünkü duyduğuma göre İnebolu Türk tarihi açısından oldukça önemli bir ilçe. Çanakkale Savaşında çok şehit vermişler ve buda ilçenin görünümünde yansımış. Üstelik Sinop'dan düzgün yoldan Kastamonu'ya gitmek varken, bu Ayancık yüzünden Boyabat' a kadar gene yarı asfalt, kırık dökük, uçurum, virajlı yollardan gittik. Ama doğa harikaydı. Gene böğürtlen yedik :) Neyse Ayancık'ı da görmüş olduk bi nedenle. İnebolu'da başka zamana artık :)
Ankara'ya döndüğümüzde saat neredeyse gece yarısı iki olmuştu. Ertesi gün yorgun argın işe gitme düşüncesinin verdiği sıkıntıyla uyuduk :)
Neyse ki bugün günlerden gene Cuma. Ama hastayım :) Bu kadar yorgunluk ve yağmur çamurun üstüne burnum akıyor ve öksürüyorum. Ankara' da da hava kaç gündür kapalı ve soğuk. Hem hastayım. Hem hava soğuk. Kış mı geliyor yine? Ne çabuk yahu. Ben daha yaza doyamadım :)